Bölüm
Türk sermayesi içerideki direnişi kırıp Ortadoğu'ya ve Afrika'ya yayılan bir alt emperyalizme yönelmişken ana muhalefet 1990'ların Avrupacı diliyle içeri dönmeyi vaat ediyor. Oysa Avrupa, ABD ile Rusya arasında bir tampon bölgeye dönüşüyor ve oradan bir şey gelmeyecek.
Gericiliği sakal ve şalvar belirlemez, düzene hizmet belirler; dindarın sınavı da zulme isyandır. Ebu Zer'den Sıffin'e İslam tarihini devrimci bir gözle okumayan solcu bu ülkenin dindarıyla konuşamaz, kendi kültürünü de tanımaz.
Türkiye'nin değişmeyen baskı düzeni, 24 Ocak'tan beri halkını küresel sermayeye pazarlayan kırılgan bir birikim modelinin devlet biçimidir: dışarıdan demokrasi gibi görünen, içeride faşist işleyen bir gizli faşizm. Başka bir birikim modelini hedeflemeyen hiçbir yol bu düzenden çıkarmaz.
Türkiye'de İran'a karşı yüzde doksanlık bir devlet, medya ve siyaset ortaklığı karalama yürütüyor; kuşatmanın uzanmadığı Yemen'e ise sokakta kimse laf etmiyor. Emperyalizm çağında ittifakın ölçütü mini etek, başörtüsü ya da sakal olamaz, emperyalizme karşı hat olur. Komünistleri öldürenlerle kucaklaşan Fidel Castro'yu salak sanmak, kuşatılmış bir devletin kurmay aklını hiç anlamamaktır.
Dünyanın her yerinde merkez çöküyor ve Türkiye'de ittifaklar politikası tükendi, merkeze el uzatan onunla birlikte çökecek. Bu çöküşün Mamdani gibi figürlere açtığı alan sevindirici, ama devleti ve orduyu karşısına almayan düzen içi sol er geç uzlaşır; yeterli olan tek şey düzen dışı bir komünist ana muhalefet.
En büyüğün karşısındakine yedeklenerek hiçbir kırılma yaşanmadı; Kurtuluş Savaşı'nda bile mandacılar çoğunluktaydı. Örgütlenmeyen, bedel ödemeyen, sadece oy veren bir halk sandıktan kazansa da iktidara çıkamaz. Sandığı boykot etmek de yol değil, yol sandığa düzen dışı bir alternatif taşımak.