Yazı

Dindarın Sınavı, Solcunun Ödevi

Gericiliği sakal ve şalvar belirlemez, düzene hizmet belirler; dindarın sınavı da zulme isyandır. Ebu Zer'den Sıffin'e İslam tarihini devrimci bir gözle okumayan solcu bu ülkenin dindarıyla konuşamaz, kendi kültürünü de tanımaz.

Limbo # Gündemle falaka atmak ↗

Bir izleyici soruyor: gericilikten kastın ne, dindarlık mı ? Kesinlikle hayır. Bugün Yemen'de sakalıyla şalvarıyla Suudi işgaline karşı savaşan adamlar var ve tam da o savaşı verdikleri için ilericiler . Öbür tarafta deri mini eteklerle yarı çıplak dans edip kendi ülkelerinin bombalanmasını isteyen, İsrail bayrağı sallayan İranlı kralcılar var; bunca seküler olmalarına rağmen gericiler . Hepsi değil elbette. İranlı arkadaşların bir kısmı bu noktada bana kızıyor, "biz onlar gibi değiliz" diyor. Eyvallah, değilsiniz. Ama o kralcılar da var, değil mi?

Gerici olmakla sakal bırakmak, şalvar giymek arasında bir bağ yok . Gericilikten kastım bu sömürü düzenine, bu faşizm düzenine çanak tutmak, onu benimsemek; yapay düşmanlar yaratmak ya da yapay düşmanlarla kavgaya tutuşmak. Kısacası neoliberal terör rejiminin sürmesini sağlayan her türlü düşünce .

İster seküler bir yerden gelsin, ister dinci bir yerden gelsin hepsi gericidir.

Dindara düşen ise bunun tam tersi. İslam ahlakı üstündür diyorsan, İslam adalettir diyorsan, gereğini yapacaksın . "En iyi sosyalizm zaten İslam'da" diye gelen dindarlar oluyor; katılmıyorum, ama buna inanmalarına saygı duyuyorum. Öyleyse gereğini yapsınlar . Kuran-ı Kerim, bir yerde Müslümanlara zulüm varsa zulme isyan etmeyi onlara yükler; Şii geleneğin en çok işaret ettiği yerlerden biri de budur . Hz. Hüseyin'in en sevdiğim sözü de aynı yere çıkar: mazluma dini sorulmaz. Bir yerde bir mazlum varsa, dininden de siyasi görüşünden de bağımsız ona yardım edeceksin, etmek zorundasın; On İki İmam'ın çizgisi budur . Bunun bugünkü karşılığı hiç de soyut değil. Bir soykırım sürerken birileri İsrail'le ticaret yapıyorsa karşı çıkacaksın, kulağının üstüne yatmayacaksın .

İşte dindarın sınavı bu Türkiye'de.

Bu sınavı kaçının geçebildiği ayrı bir soru, onu size bırakıyorum .

Ebu Zer el-Gıfari

Yol kesmesiyle bilinen Gıfar kabilesinden, İslam'ı ilk kabul edenler arasında sayılan bir bedevi. Osman döneminde Suriye'deyken vali Muaviye'nin harcamalarını ve Müslümanların ihtiyaç fazlası malı Allah yolunda harcamayıp biriktirmesini (kenz) sert dille eleştirdi. Dayanağı, altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem verici bir azapla korkutan Tevbe suresinin 34 ve 35. ayetleriydi. Sahabenin çoğu bu ayetleri zekât vermeyenlere bağlıyor, Muaviye ise Ehl-i kitap hakkında indiğini söylüyordu. Ebu Zer'in sözleri yoksullar ve yönetim muhalifleri arasında karşılık buldu.

Muaviye halkın onunla konuşmasını yasakladı, sonuç alamayınca durumu Osman'a bildirdi. Osman onu 650-651'de Medine'ye çağırdı; Medine'de de susmayınca Ebu Zer, Mekke yolu üzerinde tenha bir su başı olan Rebeze'ye gitti. Kararı Osman'ın mı verdiği, yoksa kendi isteğiyle mi gittiği kaynaklarda tartışmalıdır; ayrılığın halifeyle ihtilaftan çıktığı kesindir. Onu yola Ali, Hasan, Hüseyin ve Ammar b. Yasir uğurladı. İki yıl kadar süren münzevi bir hayattan sonra Zilhicce 32'de (Temmuz 653) Rebeze'de, sürgünde ve yoksulluk içinde öldü. Evde ona yetecek kefen bezi bulunmadığı, oradan geçen bir kafilenin onu kefenlediği ve cenaze namazını Abdullah b. Mesud'un kıldırdığı nakledilir.

Modern dönemde Ebu Zer İslamcı solun simgesine dönüştü. Ali Şeriati, Mısırlı yazar Abdülhamid Cude es-Sehhar'ın biyografisini Farsçaya "Tanrıya Tapan Sosyalist" alt başlığıyla çevirdi ve onu "Tanrı'ya tapan sosyalistlerin mükemmel bir modeli" diye tasvir etti; kitap Türkçede 1987'de Sosyal Adaletçi Ebu Zer-i Gıfari adıyla çıktı. TDV İslam Ansiklopedisi ise onun görüşlerini sosyalizmle telif etmenin mümkün olmadığını yazar.

Hep söylerim: Müslüman olacaksan Ebu Zer el-Gıfari gibi Müslüman olacaksın . Muaviye gibi, Mervan gibi, Yezid gibi değil. Sarayların Müslümanı olmayacaksın, sarayın sofrasına oturmayacaksın; zulme isyan edecek, adalet için mücadele edecek, devlet adalet devleti olur diyeceksin . Ebu Zer'e bunun bedelini ödettiler, onu sürgünde öldürdüler, hiç acımadılar . Çünkü hareket daha o dönemde yukarıdan ele geçirilmişti ve onu ele geçirenler beş dakika önce pagandı. Beş dakika önce Müslümanlara karşı savaşan adamlar, çakma bir Müslümanlık örtüsünün altına girip iktidarı aldılar . Ardından peygamberin ve Ehlibeyt'in yanında saf tutan herkesi kılıçtan geçirdiler, en yakın ashabına kadar . Sonra torunlarını da çölde, Kerbela'da öldürdüler .

Ve her seferinde de onlardan daha Müslüman olduklarını vurguladılar.

Daha Müslüman görünme numarasının en açık hâlini Sıffin'de gördük. Savaşta Hz. Ali'ye yenildikleri halde "durun durun, Kuran hakem olsun" dediler; mızraklarının ucuna Kuran-ı Kerim yaprakları takıp "biz Müslümanız, aramızda savaşmayalım" diye seslendiler . Hz. Ali'nin tek hatası buydu: hakemi kabul etti ve onu bu legal yoldan tasfiye ettiler . Oysa kendi ordusundaki en devrimci gruplar karşı çıkmıştı. Zaten kazanıyorduk, hiçbir hakemliğe gerek yok, bunların bedel ödemesi lazım, bunlar müşrik, bunlarla ne görüşürüz ne müzakere ederiz diyorlardı .

Tahkim meselesini anlamayanlar için biraz açayım . Hz. Ali olayı minimum kayıpla atlatmaya çalışıyordu. İslam cephesi dağılmasın, hareketin birliği bozulmasın, iş başka unsurların eline geçmesin diye meseleyi yukarıdan çözmek istedi. Ama olaylar her zaman yukarıdan çözülmüyor. Sonunda kendisi suikasta uğradı, ordu dağıldı, o devrimci grupların bir kısmı Haricileri meydana getirdi ; yönetim, halifeliğin kendisi Ehlibeyt'in elinden gasp edildi .

Bazen mantıksal sınırına kadar götürmek gerekiyor, bu yapılmadığı için kendileri tasfiye oldular.

Mevzu bu .

Hariciler

Adları "çıkmak, itaatten ayrılmak" anlamındaki hurûc kökünden gelir. Hilafet anlayışları dönemin en eşitlikçisiydi: âdil, âlim ve zahit olmak şartıyla hür ya da köle her Müslüman, siyahi bir köle bile, cemaatin seçimiyle imam olabilirdi. Kureyşli, Haşimi ya da Arap olma şartlarını reddettiler; bu tavır Arap olmayan Müslümanları (mevali) saflarına çekti.

Öbür yüzleri katılıktı. Osman'ı ve Ali'yi tekfir etmeyeni kâfir ve öldürülmeye layık ilan ettiler, sahabeden Abdullah b. Habbab'ı ve hamile karısını görüşlerini paylaşmadıkları için öldürdüler. Ali bunun üzerine 17 Temmuz 658'de Nehrevan'da üzerlerine yürüdü ve topluluğun neredeyse tamamı öldürüldü. Ali'yi öldüren intikam bu savaştan doğdu.

Bir komedi örneği daha vereyim . Olaya salt siyasal hiziplerin çatışması olarak bakarsanız Lev Troçki ile Hz. Ali'nin çok fazla ortak noktası var, çünkü ikisi de önderliği alamadıkları için tasfiye ediliyorlar . Troçki'nin de Stalin'i tasfiye etmek için üç defa şansı oldu: Lenin'in mektubuyla, o mektubun açıklanmasıyla, başka araçlarla. Üçünde de "aman partinin birliği bozulmasın, Lenin'in mirasına bir şey olmasın" dendi ve sonunda tasfiye edilenler kendileri oldu . Bedeli de Ali'ninkinden hafif değildi. Troçki'nin çocuklarına kadar öldürdüler; Leon Sedov'u tedavi için kaldığı yerde öldürdüler, bir kızı galiba intihar etti, diğerini başka bir yoldan öldürdüler . Adamın ailesini mahvettiler, Troçkistleri de son adamına kadar öldürdüler . Böyle anlarda önderliği ele geçirmekte gösterilen en ufak tereddüt, işi buralara vardırabiliyor .

(Troçki'yi okumaya buradan girecek olana bir not. Bir izleyici, Tony Cliff'in Troçki kitaplarını Deutscher'den önce okumanın zararlı olup olmayacağını sordu . Okumasın. Önce Isaac Deutscher okunmalı, çünkü Tony Cliff doğru bir hatta değil; Avrupa Troçkizmini liberalleştirip içine eden grupların öncülerinden biri o . Troçkizme o hattın içinden girip yolu şaşırmamak lazım .)

Isaac Deutscher ve Tony Cliff

Deutscher (1907-1967), Polonya Komünist Partisi'nin yeraltı basınında yetişmiş, 1939'da Londra'ya yerleşmiş Marksist yazar. Troçki biyografisi üç ciltten oluşur: Silahlı Peygamber (1954), Silahsız Peygamber (1959) ve Sürgündeki Peygamber (1963). Harvard'daki Troçki arşivine dayanır; Natalya Sedova üçüncü cilt için arşivin kapalı bölümünü ona açtı. Troçki'nin 1938'de kurduğu Dördüncü Enternasyonal'i ise baştan bir "fiyasko" saydı ve hiçbir Troçkist örgüte katılmadı.

Cliff (1917-2000), asıl adı Ygael Gluckstein, Filistin'de doğdu, 1930'larda Troçkist oldu, savaşın sonunda Britanya'ya geçti. 1940'ların sonunda Sovyetler Birliği'nin bir işçi devleti olmadığını, bürokratik bir devlet kapitalizmi olduğunu savundu ve böylece Troçki'nin "yozlaşmış işçi devleti" tahlilinden koptu. 1950'de Dördüncü Enternasyonal'den dışlandı ama kendini Troçkist saymayı sürdürdü. Britanya'daki Sosyalist İşçi Partisi (SWP) ve Uluslararası Sosyalist Akım onun çizgisinden gelir. Dört ciltlik Troçki biyografisi 1989-1993 arasında yayımlandı.

İki yazar arasındaki gerilimin yazılı bir belgesi var: Cliff 1963'te "Yolun Sonu: Deutscher'in Stalinizme Teslimiyeti" başlıklı bir eleştiri yayımladı. Ona göre Troçki Stalinist bürokrasiye karşı defalarca devrim çağrısı yaparken Deutscher yalnızca yukarıdan reformdan söz ediyor, sanayileşmenin ve eğitimin rejimi kendiliğinden demokratikleştireceğini bekliyordu.

Ali'yi Troçki'nin yanına koymamın sebebi de bu: İslam tarihine de aynı devrimci zihniyetle bakmak, oradaki üretici güçlerin gelişmişliğine göre İslam'ın kendi içindeki ilerici ve gerici hareketleri ayırt edebilmek bütün solcular için bir zorunluluk, hele Türkiye gibi bir yerde .

Az önce verdiğim örnekler hakkında hiçbir fikriniz yoksa bu ülkenin dindarlarına konuşamayacaksınız demektir arkadaşlar.

Bu kadar basit. Konuşmak ikna etmekle aynı şey değil tabii; ben konuşurum, kimini ikna ederim, kimini edemem, o başka bir tartışma . Saadet Partisi'nin bile "bu ülkenin yüzde otuzuna ulaşamıyoruz, bunlar başka bir galakside yaşıyor" dediği bir konjonktürde o yüzde otuzu ikna edemeyeceğimi biliyorum. Ama dindar kesimin geri kalanıyla, o yüzde yirmiyle konuşursam, belli oranlarda da olsa ikna edebileceğimi düşünüyorum .

Bunları öğrenmemizin bir sebebi de kendi kültürümüz . Benim ailemin bir tarafı Balkan göçmeni, Selanik göçmeni. Balkan Bektaşiliğini bilmeme şansım var mı? Bedreddinî hareketi öğrenmemek, Otman Baba'yı, Kızıl Deli'yi, Sarı Saltuk'u, Demir Baba'yı tanımamak gibi bir lüksüm var mı ? Bunları doğrudan okumamız gerekiyor . Anadolu'da Geyikli Babalar, Somuncu Babalar var, Çorum'da da Kokulu Babalar . O da enteresandır: Çorumlu arkadaşlar bile bilmiyor, Kokulu Baba türbesi bir ormanın içinde. Sürekli çöp atılan bir orman aslında, ama oradaki çöpler kutsal, dışarı çıkarılmıyor; anlatılara göre çıkarmaya çalışırken çarpılanlar olmuş . Rıza Yıldırım'ın kitabında okuyabilirsiniz. Bektaşilik kitabında mıydı acaba? Geleneksel Alevilik kitabındaydı galiba .

Şeyh Bedreddin ve Bedreddinî hareket

Simavna Kadısı Oğlu Bedreddin (1359?-1420), Edirne yakınındaki Simavna'da doğdu; Konya, Kahire ve Tebriz'de okudu, fıkıhta otorite sayılan vahdet-i vücudcu bir sufiydi. Fetret Devri'nde Edirne'yi alan Musa Çelebi onu kazasker yaptı. Musa Çelebi kardeşi Mehmed Çelebi'ye yenilince Bedreddin 1413'te İznik'te göz hapsine alındı.

1416 civarında İznik'ten kaçıp Deliorman'a geçti. Aynı yıllarda müritlerinden Börklüce Mustafa Aydın ve Karaburun'da, Torlak Kemal Manisa'da binlerce taraftar topladı. Börklüce'nin vaazı mülkün ortak olmasını ve Müslümanla Hristiyanın eşitliğini savunuyordu. Bizanslı tarihçi Dukas'a göre isyan kanla bastırıldı, Börklüce iki bin taraftarıyla birlikte idam edildi. Bedreddin yakalandı ve ulemadan bir heyetin fetvasıyla 1420'de Serez'de idam edildi. Deliorman yüzyıllarca Bedreddinî zümreleri gizlice barındırdı.

Nazım Hikmet 1936'da Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nı yayımladı; Bedreddin'i Türk edebiyatında ilk kez bir edebi eserin öznesi yapan metin buydu. Mübadele göçmenlerinin İstanbul'a getirdiği kemikleri 1961'de Divanyolu'ndaki II. Mahmud türbesinin hazîresine defnedildi.

İleri Okuma

Paylaş